10 Ocak 2012 Salı

80'lerde Çocuk Olmak =)

Otuzuncu yaşıma girmeme çok az kalan şu günlerde, şöyle bir düşünüyorum da eskiye dönüp, keşke hiç büyümeseydim… ‘’ Şimdi ki zamane ‘’ adı verdiğimiz çocuklarla ister istemez bir kıyas yapıyorum. Milenyum dünyasının minikleri, gençleri bizlerden ne kadar da farklılar.
Çocukluğumun küçük ama hiç unutmadığım detayları geliyor aklıma… Nordmende’ nin siyah beyaz televizyonları mesela. Kanal sayısının üçü geçmediği o günlerde, evin küçük çocuğu olarak ses açıp kapatma ve kanal değiştirme görevini üstlenmek, her dakika kalkıp sonra yerime dönmek zor gelse de, bir gün uzaktan kumandaya kavuşabilme özlemi ile bu görevi başarıyla yerine getirirdim. Özel kanalların açılmasıyla da yeni dizilerim ve çizgi filmlerim vardı artık. En sevdiğim Alf! Onun kedilere olan düşkünlüğü ve komşulardan köşe bucak saklanması hep güldürmüştür beni. Bütün dikkatimi verip en eğlendiğim sırada anten yine devreye girerdi ve yapardı yapacağını. Bu durumda babam çatıya çıkar, annem ya da ben camdayız:
-Oldu mu kızıııııııııım?
-Hayııııııııııııııır!
-Dur dur, öyle kalsın oldu.
-Tüh! Yine gitti, biraz önceki gibi olsun. Tamaaaaaaaaam!
Bir de Kara Şimşek tabii ki. O araba nasıl konuşurdu ama… Çizgi film denildiğinde Voltran Voltran Voltran demeden geçemem. Susam Sokağı vardı sonra, Minik Kuş, Edi ile Büdü. En sevdiğimiz sayı hep altı olurdu. Akşam uyumadan önce ise Adile Naşit’ ten masalımı dinlerdim ve rahat bir uyku çekerdim. Misketi olmayan çocuk var mıdır? Şimdi bakıyorum bilmeyen bile var. Benim bileğimin gücüyle kazandığım kocaman tam bir poşet renk renk misketim vardı. En özelleri kemik olanlardı. Onları kazanmak için hep 5 dakika daha isterdim annemden, camdan beline kadar sarkıp, ‘’Vildaaaaaaan’’ diye bağırdığı zaman… Eve gitme vakti geldi ve kazanmışlığın verdiği o büyük gurur ve şımarıklıkla, mor renkli BMX bisikletime atlayıp annemi daha fazla sinirlendirmeden yola düşerdim.
Ve işte evdeyim. Bu zamanı canım sıkılmadan değerlendirmem gerek. Ne yapabilirim diye düşünürken imdadıma arkadaşlarımın yazmam için verdikleri hatıra defteri yetişiyor. Bana kalbinden temiz bu sayfayı ayırdığın için çok teşekkür ederim. Sonunda mutlaka bir mani olmalı, ‘’Sepet sepet yumurta, sakın beni unutma! Unutursan küserim, 32 dişini sökerim.’’ Şimdi düşünüyorum da 32 dişini birden sökmem gereken ne kadar çok arkadaşım olmuş. Ertesi gün sabah erkenden kalkıp dantelden yapılmış ve kolalanmış yakamı, siyah önlüğüme takıp okula gidiyorum. Tek konuştuğumuz, Parliament Pazar Gecesi Sineması. O kadar geç bitiyordu ki ben filmin sonunu hiç bitiremedim ama bunu kimse anlayamadı. Öyle anlatılırdı ki, sanki izlemeyen ceza alacakmış gibi gelirdi hepimize.
Zil çalar derse girilir. Ders: Hayat Bilgisi! Notum hep 5 pekiyi olmasına rağmen buradan Ümit öğretmenime seslenmek istiyorum. Memleketin en zor dönemi olan 80 darbesinde doğmuş, doğumu bile çok zor gerçekleşmiş, yani zorluklara taa doğumundan itibaren alışmış bir insan olarak ben, bir şey öğrenememişim bu hayat bilgisi dersinden. Ne zormuş bu hayat! Alın verdiğiniz 5’leri geri. Hey gidi eski günler, verin çocukluğumu geri!

Sadece Hayata Dair...

Yitirmiş olduklarımızın ardına düşmek, dönüşü olmayan menzile at sürmeye çalışmaya benziyor. Geride elimize kalan sadece, suratımızda aptalca bir gülümsemeye sebep olan, yüreğimizin en derinine iz bırakan anılarımız oluyor. Çok sonraları, elimizden kayıp gidenlerle öylece kalakaldığımızda, yalnızlığın o bas bas bağıran sesini duyduğumuzda, gerçekle yüz yüze gelip kendimizle savaş başlatıyoruz. Yenilmemek adına karanlığa var gücümüzle hayata sarılıyoruz. Ya da tam tersi vazgeçiyoruz her şeyden umutsuzca. Hayattan hiçbir beklentisi olmadan yaşamak adına yaşayan çok fazla kişi tanıyorum.
İşte tam burada başlıyor benim anlayamamam. Neden hep kaybettikten sonra? Tam yanı başımızda duran mutluluğu elimizin tersiyle iterken aklımız başımızda değil de neremizde oluyor? Acı çekmekten hep mutluluk duymuş bir toplumda büyümüşlüğün verdiği bir alışkanlık mı yoksa bizim bu yaşadıklarımız? Dedim ya anlam veremiyorum; o yüzden çuvaldızı önce kendime batırıyorum, ben ne yapıyorum? Bugüne kadar neler yaptım gözden geçiriyorum hızlıca.
Pembe bulutlardan ve gökkuşağından olan bir şehir var çocukluğumda. İstanbul… O en çok ihtiyaç duyduğum, kendimi bulduğum yer. Doğduğum, büyüdüğüm ama doyamadığım. Şimdi sen de yani Vildan neresi pembe bulut İstanbul’un diyenlere cevabım hemen hazır. Ben çocukken öyleydi. Her şeyin en güzeli, hep benim sihirli sandığım yerdeydi ve benimdi. Sonrası Antalya, okullar vs. geçen bir sürü sene. E tabi büyüdükçe gökkuşağım grileşmeye başladı. Anladım ki benim sandığım kadar sihirli değildi dünya. İnsanlar kötüleşmeye başlamışlardı. Madde üzerinden gidiyordu artık her şey. Para, para, para demiş Napolyon! Taa o zamanlardan bir bildiği varmış elbet. Olursa şahsın olmazsa mat. Devir para devri olunca benim de sonunda iş hayatım başladı. Beni ilk iş görüşmesine babam götürmüştü. Eti sizin kemiği benim demişti hatta. Ne çok hayıflanmıştım kendi kendime ne çok kurmuştum kafamda bu ne biçim laf böyle diye. Utanmış hatta yerin dibine geçmiştim. Halbuki ne çok şey öğrenmiştim orada. En önemlisi hiç gocunmadan çalışmayı, tepeden bir yerlere inmeyi değil de kendi emeğimle yavaş yavaş yürümeyi öğrenmiştim. Bunu beceremeyenlere inat!
Gözünü hırs bürümüş insanlardan hep korkmuşumdur ama hayat mücadelesinde her şey mubahmış mesela onu öğrendim. Becerebildim mi öyle olmayı? Hayır! Yitirdiğim çok şey mi oldu? Evet! Pişmanlık da çok duydum itiraf ediyorum hatta fazlaca üzdüm kendimi. Ama sonunda hep bir ders oldu. Önemli olan da dersler çıkartmaktır demezler mi büyükler?
Bir sürü hikaye var insanlara dair. Kimi sevgilisinden ayrılmış istemeden, kimi eşini aldatmış, kimi artık sevmek istiyor, kimi hayattan bezmiş, kimi çalışmaktan, kimi kendinden bıkmış, kimi ailesinden, kimi çocuklarından ayrı, kimi işsiz, kimi yalnız, kimi umutsuz, kimi hasta… Sizce en kötüsü hangisi? Sevdiklerimiz yanımızdayken onlara sevdiğimizi söylemenin ne gibi bir zararı dokunabilir? Gurur mu yoksa engelleyen içimizden geldiği gibi yaşayamama duygusunu veren? O zaman bütün gün kavga etmek daha mı güzel? Sevgileri ertelemeden bir sonraki sabaha, içimizden geldiği gibi yaşayalım. Hayata illa ki kafa tutmak istiyorsak bunu neden acı çekmek için seçiyoruz?
Şimdi başa dönmenin vakti geldi. Ben sanırım hayattan hiçbir beklentisi olmadan yaşayan grubuna asla dahil olmayacağım. Tanrım sana şükürler olsun! Ben yenilmemek adına karanlığa, var gücümle hayata sarılmayı tercih ediyorum; tüm zorluklarına rağmen. Madem ki geldik dünyaya tadını çıkartmak lazım diye düşünüyorum. Ve beni üzen şeylere, kimselere teşekkür ediyorum, yoksa bu yazıyı yazamazdım, hatta çok sevdiğim işimi de yapma fırsatı bulamazdım. Ne acı ki; tıpkı onlar gibi hayallerimden uzak kalırdım; hayallerim de olamazdı.
Hayallerinizden asla vazgeçmeyin!